Anasayfa / Haber Arşivi / TÜRK DEVLETİ’NE ‘KÜRESEL AKTÖRLÜK’ KÜRT HALKINA ‘DEMOKRATİKLEŞME’!

TÜRK DEVLETİ’NE ‘KÜRESEL AKTÖRLÜK’ KÜRT HALKINA ‘DEMOKRATİKLEŞME’!

 Adına “çözüm süreci” denilen süreçte Türk Devleti’nin kazanç hanesine “bölgesel-küresel aktör olma”, “milli gelirini artırma”, “demokrasi çıtasını yükselterek bölgede rol modellik” üstlenme vb. düşüyor.S. Çiftyürek

 

Genel Başkanımız Sinan Çiftyürek’in bu yazısı 15 Mart’ta kaleme alınmış olup 22 Mart’ta Newroz Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

I – Mesele, Kürt halkının ulusal özgürlüğünün çözümü mü, yoksa Türk Devleti’nin bölgesel-küresel aktör olması mıdır?

Görüşme trafiği üzerinde süren tartışmalar dikkatli izlendiğinde görülür ki; Kürt halkının özgürlüğü, Kürdistan meselesinin çözümü değil, esasen “Türkiye Devleti nasıl güçlenir, prangalarından nasıl kurtulur, nasıl küresel aktör olur?” meselesi ele alınıp tartışılıyor. Kürt halkının ulusal özgürlüğü ya da genel kabul gören tabirle “Kürt meselesi” ancak ve ancak Türk Devleti’nin küresel aktör olmasına bağlı olarak ele alınıyor. Yani esas mesele Türk Devleti’nin bölgesel-küresel aktör olması, Kürt meselesi ise bu hedef çerçevesinde ekonominin, Türk demokrasisinin güçlendirilmesi gibi bir mesele olarak ele alınıyor.

Okuyucu abarttığımı düşünebilir, bu nedenle kısaca neler söylendiğine göz atalım:

* Gazeteler sıkça “sorun çözülürse milli gelirimiz artar”, “Türkiye’nin bölgesel bir güç, küresel bir aktör olmasının yolu iç barıştan geçer”,  ”barış olsa Türkiye sıçrar” derken Kürtlerin özgürlüğü değil “sıçrama” yapması için devletin Kürt meselesinden nasıl kurtulacağı kurgulanıyor.

* Demokrat bildiğimiz Baskın Oran bile, “Eğer Kürtler ve onlarla birlikte 29 bölge özerk olmayacak olursa Türkiye felakete gider. Sadece Kürtlere özerklik verilmesi Türkiye’yi böler… 29 bölgeye özerklik verilerek bir ademi merkeziyetçi demokratik Türkiye kurulmalı” derken (Radikal gazetesi), ya da bir başka makalesinde “Eğer Kürtler bu sefer de hayal kırıklığına uğrarsa Türkiye öldüm Allah dikiş tutmaz” derken Kürtlerin değil Türkiye’nin ne olacağı kaygısından hareket ediyor. Yani Baskın Oran, Türkiye’nin güçlenebilmesi için Kürt sorununun çözüm şekline odaklanıyor.

* İmralı görüşme tutanakları basına sızdırılınca yorum yine aynı; “Türkiye’nin büyümesini istemeyen çevrelerin işi” deniliyor.

* Kürt dostu Cengiz Çandar da aynı tema üzerinden tartışıyor: “Erdoğan ve Öcalan’ı Doğru Okumalı” başlıklı yazısında, “Hiç kimse ‘esas’ı kaçırmasın. Çünkü bu ‘süreç’ Türkiye’de kanın durmasını, nihai olarak ‘Türk-Kürt uzlaşması’nı ve Türkiye’nin ‘büyümesi’ni amaç ediniyor ve hedef alıyor” diyor. Yani herkes gibi Çandar da “çözüm” görüşmelerini Türkiye’nin güçlenmesi, büyümesi üzerinden okuyor.

* Hükümet yanlısı basının yeni öne çıkan kalemi Abdülkadir Selvi ise daha açık konuşuyor: “1- Ya ayağımızdaki prangadan kurtulacağız. 2- Ya da bu prangalar sürecek. İşin özü bu” diyor. Yine aynı Selvi, “Eğer bu süreci yeni Anayasa ve yeni kimlik ve moral değerlerin tarif ve inşa edildiği bir süreçle taçlandırabilirsek, ‘Eski Türkiye’nin tasfiye edildiği, ‘Yeni Türkiye’nin inşa edildiği bir sürece dönüştürebiliriz. Girilen yeni çözüm sürecinde ise, Kürt sorunu ve PKK’nin tasfiyesi üzerinden Türkiye dönüştürülüyor” (Yeni Şafak Gazetesi) diyerek neyin tasfiyesi ve neyin dönüştürülmesinin hedeflendiğini olabildiğine açık yazıyor.

* Fuat Keyman, “Türkler ile Kürtlerin işbirliği, birlikte hareket etmesi her iki taraf için de kazançlı olabilir. Her iki taraf, bu uzlaşmadan, ekonomi ve güvenlik alanlarında kazançlı çıkabilir. Türkiye Kürtlerle uzlaşarak bölgesel güvenlik riskine karşı güçlenir. Ekonomik dinamizmine katma değer sağlayabilir. Bölgesel güç, küresel aktör olarak daha güvenli hareket edebilir. Kürtler de, Türkiye ile birlikte, güvenlik-ekonomi ekseninde daha güvenceli olurlar” diyor. (02.03.2013, Milliyet)

* Yine yazarlar devlet ve hükümetin can alıcı yönelimini ele alırken bakın neler söylüyorlar:

“Oysa Türkiye’nin çok çabuk bu silah bırakma kararını elde etmesi lazım. Bu hadiseden Türkiye’nin zarar görmediğini anlatan safhaya geçilmesi lazım.” (Avni Özgürel, Star Gazetesi)

“Değişen küresel bölgesel koşullara göre yeniden yapılanan Türkiye’nin güvenlik paradigması ve bu temelde oluşan ‘yeni devlet aklı’ İmralı sürecini başlatan asıl nedendir. Ve PKK ve silahın bu paradigmada yeri yok. Kürtler içinde PKK olmaksızın bir aktör sürecinin yaşanması gerekiyor.”  (Fuat Keyman)

“Türkiye’nin Kürt sorununu çözebilmesi için PKK’yi ‘Türkiye denklemi’ içine almak şarttır.” (Cengiz Çandar)

“PKK, Türkiye’ye savrulma yönünde baskı yapan oyuncu olmaktan çıkartılıyor, onun yerine geniş bir alanda istikrar sağlamayı zorlayacak bir unsura dönüştürülüyor.” (Beril Dedeoğlu, Star Gazetesi)

Özgürel, Keyman, Çandar ve Dedeğlu’nun bu tespitlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için, benim 15.01.2013 tarihli “Müzakereye evet ama nasıl?” (Newroz Gazetesi, sayı 229) başlıklı yazımın bir kez daha okunmasını öneririm.

Burada özetlediğimiz bakış ve yaklaşımlar yazarların kendi görüşü, ama aynı zamanda geliştirilen yeni İmralı süreci ile ilgili devlet ve hükümet aklını yani stratejik yönelimini de yansıtıyorlar. Başbakan Erdoğan da bugünlerde sıkça aynı yaklaşımları farklı ifadelerle dile getirmiyor mu?

Görüldüğü gibi her şey çok net!

Adına “çözüm süreci” denilen süreçte Türk Devleti’nin kazanç hanesine “bölgesel-küresel aktör olma”, “bölgesel güvenlik riskine karşı kendini güvenceye alma”, “milli gelirini artırma”, “demokrasi çıtasını yükselterek bölgede rol modellik” üstlenme vb. düşüyor. Kürtlerin kazanç hanesine ise, Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde kimi bireysel kültürel haklar elde etme, Türkiye’nin “artan milli gelirinden” pay alma ve “Türkiye ile birlikte, güvenlik-ekonomi ekseninde daha güvenceli olma” düşecekmiş! Siyasi statü, anadilde eğitim vb. yok, demokratikleşme çerçevesinde “Kürt sorunu ve PKK’nin tasfiyesi” var! Sürdürülen görüşmeler üzerindeki tartışmalarda tarafların kazanç hanesinde halihazırda görünen budur.

Demek ki, “işin özü” Kürt meselesinin, dahası Kürdistan meselesinin çözümü değil, Türk Devleti’nin “prangaları”ndan kurtularak bölgesel-küresel aktör olmasıymış!

Demek ki, asıl hedef Kürt meselesinin çözümü değil -ki Türk Devleti’nin böyle bir hedefi halen yok-, “Türkiye’nin ‘büyümesi’, milli gelirinin artması, sıçrama yapması” imiş!

Demek ki, Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çerçevesindeki özerklik tartışmaları bile “Kürtler nasıl özgürlüklerine kavuşur” üzerinden değil de “Türkiye nasıl bölünmez” üzerinden ele alınıyor!

Demek ki, tartışılan Kürt meselesinin çözümü değil, “Kürt sorunu ve PKK’nin tasfiyesi üzerinden Türkiye’nin nasıl “dönüştürüleceği” imiş!

Demek ki, asıl hedef “Türkiye’nin bölgesel güç, küresel aktör olarak daha güvenli hareket etmesi” imiş!

II- Görüşme Sürecini Tetikleyen Gelişmeler

a – Küresel ekonomik krizin aşılamaması; Suriye üzerinden Rusya ve ABD merkezli Doğu-Batı eksenli uzlaşma ve çatışma eğilimlerinin iç içe yaşanmasının yarattığı belirsizlik; Tahrir ve Tunus’un sönmeyen sokak ateşi; Kürtlerin, Kürdistan’ın bölge denklemindeki yerinin güçlenmesi; Kürdistan parçalarında özgürlük mücadelesinde siyasi çözüm çıtasının yükselmiş olması; Kürdistan meselesinin sadece Türkiye’nin değil bölgenin meselesi olarak öne çıkması ve Ortadoğu’daki gelişmelerin artık bir yanıyla Kürt/Kürdistan meselesi üzerinden okunup algılanır hale gelmiş olması; İngiliz ve Fransızların, bölgeyi aralarında paylaşmalarında, Kürdistan’ın ise bölge devletleri arasında paylaştırılmasında belirleyici rol oynayan 1916 gizli Sykes-Picot anlaşmasının birçok açıdan sürdürülemez hale gelmesi; Sykes-Picot anlaşmasının aşılması, özellikle halkların belirleyiciliğinde aşılması durumunda anlaşmanın en büyük mağduru olan Kürtlerin özgürce kendi kaderlerini belirlemelerinin zemininin oluşması ihtimali; emperyalist Almanya ve Fransa’nın Kürdistan, özelde de Kuzey Kürdistan meselesinde halen iki ara bir derede sıkışma halini sürdürmeleri ve ABD, AB ülkelerinin Kuzey Kürdistan’a dönük politikalarında Türk Devleti’nin tezlerini hali hazırda aşmıyor olmalarının yarattığı avantaj… 

İşte Türk Devleti’nin, Kuzeyde Kürt meselesi Kürdistan meselesine dönüşmeden elini çabuk tutmasının ve bir an evvel PKK’ye silah bıraktırma arayışlarını Öcalan ile sürdürülen “çözüm” görüşmeleri üzerinden sonlandırma arayışlarının belli başlı nedenleri!.. (Daha önce Newroz’un 229. sayısındaki yazımda başka açılardan bu nedenler üzerinde durmuştum.)

b – Öcalan, cezaevinde uzun yıllar, AKP iktidarda olmasına rağmen asıl iktidarın ordu olduğundan hareket etti. Ancak süreçte AKP devletleştikçe ve devlet de kısmen AKP rengini aldıkça Öcalan yeni durum tespiti yaptı. Balyoz, Ergenekon operasyonlarıyla ordunun siyaset alanından uzaklaştırılması hamleleri ve MİT’in hükümet kontrolüne girişinin kesinleşmesi gibi gelişmeler Öcalan’ı AKP Hükümeti ile çözüm arayışına yönlendirdi. Oslo süreci bu açıdan bir ön deneme işlevini gördü, şimdi iki tarafın da süreci tamamlamada kararlı oldukları beyanlarını okuyoruz.

“MİT askerden güçlü çıktı, savcı çağırdı gitmediler. Bana göre bir direniştir. Ben AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması için bilerek bekledim, sabrettim… AKP darbe ile uğraşırken başını belaya/derde sokmayalım” açıklaması Öcalan’ın meselenin çözümünde kimi muhatap alması gerektiği konusunda yeni arayışlarını özetliyor.

Öcalan ve PKK’nin AKP Hükümeti üzerinden devletle çözüm araması beraberinde anayasa ve başkanlık sistemi gibi konularda AKP-BDP ittifakına da kapı araladı ki Öcalan, “Biz, AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” diyor.

 

c – Devlet ve hükümetin yanı sıra Öcalan’ın ve kısmen Öcalan üzerinden PKK’nin geriye dönüşü olmayan bir sürece girdiklerini görmekteyiz. Özellikle Öcalan ile Erdoğan’ın birbirini bütünleyen açıklamaları dikkat çekicidir. Örneğin Öcalan, “Şunu iyi bilin, devlet de ben de vazgeçemeyiz. Tarihi bir barış ve demokratik yaşama geçişi hedefliyoruz” derken, Erdoğanda, “İktidarımın gideceğini de bilsem sorunu çözmeye çalışacağım, çünkü bu sürece yüreğimizi koyduk”, “baldıran zehiri de olsa içerim” diyerek devlet ve hükümetin sürece ilişkin kararlı olduğu mesajlarını veriyor. Öcalan, “Silahlı mücadele dönemi bitmiştir, siyaset yapacağız” derken, Erdoğan da, “Silahlar sussun, siyaset konuşsun, fikirler konuşsun”, “savaş kolay, barış zor, zor olanı seçtik” diyor. Erdoğan, “Kürt milliyetçiliğini, Laz milliyetçiliğini, Türk milliyetçiliğini, Arap milliyetçiliğini de ayağımızın altına alıyoruz” demesini Öcalan, “Türk ulusçuluğuna ait değiliz. Millet Arap, Türk ve Kürdü de kapsar… Ortak bir milletin üyesiyiz” diyerek Erdoğan’ın millet tarifini adeta onaylıyor. Erdoğan’ın “demokrasiyi geliştirerek meseleleri çözeceğiz” beyanlarına ve Kürt meselesini “demokratikleşme” çerçevesinde ele almasına Öcalan, “Demokratik Özerkliği” görüşme masasından geri çekerek, “demokratik konfederalizm” ve “demokratik cumhuriyet” tezleri ile devletin “demokratikleştirilmesi” ve bu süreçte Kürtlerin de “yeniden inşanın lokomotif gücü haline getirmeyi” hedeflediğini belirterek, dahası “Başarılı olursak, yepyeni bir cumhuriyete… radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya’nın tam demokratikleşmesi olacak” diyerek adeta yanıt veriyor.

d – Erdoğan ile Öcalan’ın son günlerde, özetlediğim ve birbirini gözeten hatta tamamlayan yaklaşımlarından hareketle devletin ince diplomasiye dikkat etmesini öneren devlet akılları da çoğalıyor. Örnek: “Devlet Öcalan’la müzakere ederken, diplomasi sanatını öyle bir konuşturmalı ki PKK yönetimi bir bütün halinde kalsın. Ve böylece Öcalan onları kontrol edebilsin. Aksi halde hareket içerisinde ayrışmalar ve kontrol edilemeyen güçler oluşur… Başbakan Erdoğan, Öcalan’ı öyle bir konumda tutmalı ki ve o konumu öyle bir açık şekilde göstermeli ki Öcalan ve PKK da tek bir çatı altında hareket edebilecek gücü bulmalı” diyor Prof. Abbas Vali. (Ezgi Başaran röportajı, Radikal)

Bizim ve Kürdistan yurtsever demokratik hareketinin PKK ve Öcalan’ın “tek çatı altında” birlik dirlik halinde olmalarını istemeleri ayrı, devletin aklı olan Abbas Vali’nin “Öcalan ve PKK’da tek bir çatı altında hareket edebilecek gücü bulmalı” demesi ayrı. Abbas Vali’nin söyleminin farklı hesaplar içerdiğini bilelim ve başta PKK olmak üzere hep birlikte devletin ince diplomasiye dayanacak olan hesapları üzerinde daha köklü düşünelim. Zira Kuzeyli Kürtlerin zayıf oldukları alanlardan biri de diplomasidir.

III – Çözüm Masasında Ne Var, Ne Çıkabilir?

Çözüm masasında ne neler var? Asıl meselenin çözümü açısından sözü edilir yeni bir şey yok. Federasyon, özerklik, demokratik özerklik vb. siyasi statüyü içeren bir şey yok. Dolayısıyla KCK sistemi gereği olan “öz savunma gücü” de yok. Anadilde eğitim öğretim yok. Af, genel siyasi af yerine tutukluların peyderpey bırakılmaları söz konusu olabilir.

Öcalan-MİT görüşmelerinden şu ana kadar yansıyanlar üzerinden masada elle tutulur neler var: Anayasada nötr vatandaşlık, AB yerel yönetimler şartına konulan çekincenin kaldırılması, demokratikleşme.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, masada çözümün çerçevesi “demokratikleşme” ile sınırlandırılmıştır. Eyüp Can bu konuda da formül üretmiş durumda; “Türkiye demokratikleştikçe Kürt hareketi Türkiyelileşecek” diyor ve ekliyor: “Çözüm belli; Türkiye demokratikleştikçe Kürtler Türkiyelileşecek. Sadece Türkiyeli Kürtler değil, İran’dan Suriye’ye geniş bir alan var önümüzde.” Okuyucu, istihbaratın basın aklı Eyüp Can’ın “Sadece Türkiyeli Kürtler değil, İran’dan Suriye’ye geniş bir alan var önümüzde” belirlemesi, yani Türk Devleti’nin bir taşla birden fazla kuş vurma isteği üzerinde düşünmelidir.

Devlet ve hükümet, “demokratikleşme”, “etnik açıdan nötr anayasa”ya karşılık ne istiyor Öcalan ve PKK’den? Eyüp Can’ın “merdiven basamakları stratejisi”ne göre, öncelikle “ateşkes ilanı ve ardından silahlı yapının sınır dışına çıkarılması”, sonra “silahları bırakma görüşmeleri ve sosyal hayata katılım”, en son olarak devletin esas hedefi olan “silahların nihai olarak bırakılması”!

Başka ne istiyor hükümet? Anayasa yapımında ve başkanlık siteminde BDP’nin AKP’yi desteklemesini. Öcalan da, “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” demişti BDP heyetiyle görüşmesinde.

Çözüm görüşmeleri, merkezinde ayakta duran ve Kürdistan’da idari ve askeri varlığını sürdüren Ankara rejimi (hükümeti) ile müzakere esas alınarak sürdürülüyorsa, o zaman PKK yapısının silahlı gücüyle Güney Kürdistan benzeri çözüm sonrasının da bir unsuru olarak süreçte yer alması mümkün mü? Hayır! Ankara’ya rağmen değil, Ankara rejimi ile görüşerek çözüm aranıyorsa Ankara silahlı varlığı kabul etmeyecek. Bu sorunu ben daha önce “Yeni Bir Oslo mu, Hewler-Bağdat Pratiği mi?” başlıklı yazımda ele almıştım.

Epey süreden beri Öcalan, Kandil’deki yöneticiler, Avrupa kanadı ve BDP sıkça “silah çözüm getirmeyecek” diyorlarsa ve bunun bir taktik söylem değil de doğruluğuna inanıyorlarsa, dahası bağımsız devlet hatta federal yapı hedefleri bile yoksa, Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” önerisini kabul edip inanıyorlarsa, o halde bu savunuda silahlı gücün yeri yok demektir.                                   

Mao Zedong’un belirttiği gibi “Politika kan dökülmeden yapılan savaştır. Savaş da kan dökülerek yapılan politikadır” ise, o zaman silahla kan dökülmeden politik savaş geliştirilmelidir.

PKK’nin silah bırakıp bırakmaması meselesinde ilginç bir saflaşma yaşanıyor. ABD, AB, Güney Kürdistan, Türkiye, yani Suriye üzerinde yaşanan Doğu-Batı saflaşmasında Batı ekseni PKK’nin silah bırakmasını isterken, Doğu eksenindeki İran, Irak, Suriye iktidarlarının ise tersine PKK’nin bugün silah bırakmasından yana olmadıkları görünüyor. Öcalan’ın, “Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var” derken mevcut bölge ikliminde devlete ve PKK’ye mesaj veriyor.

IV – Tutum ve Temsiliyet Meselesi

Mesele salt başına PKK’nin temsili veya PKK’nin silah bırakması değil, öyle olsa Öcalan tek başına temsil eder. Mesele Kürt halkının temsili ve ulusal özgürlüğünün çözümü olunca, ne kadar etkili ve yetkili olursa olsun bir şahıs üzerinden çözümlenemez. Görüşmeler Kürdistanlı tüm parti, örgüt, kurum, dini ve etnik azınlık temsilcilerinin yer aldığı bir heyet üzerinden sürdürülmelidir görüşümüzü tekrarlıyoruz. Ancak PKK silah bırakır mı bırakmaz mı meselesinin doğrudan ve tek muhatabı PKK’nin kendisidir. Bu meselede bırakalım diğer Kürdistani parti ve örgütleri BDP bile doğal olarak muhatap değil. Burada Cemil Gündoğan’ın şu önerisi üzerinde düşünülmesi gerektiğini ekleyelim:

İspanya’da bir değil, iki tane müzakere masası kurulmuştu: Birinci masanın etrafında Bask Ülkesi’ndeki legal kuruluşlar vardı: ETA’ya yakın legal parti ve kurumlardan meydana gelen İzguierda Abertzale (Yurtsever Sol). Üst Hat olarak adlandırılan ikinci görüşme masasında ise bizzat İspanyol Hükümeti’yle ETA müzakere yürütüyorlardı.”

Sonuç olarak, bölgede siyasallaşan Kürdistan coğrafyası, hakları uğruna ayağa kalkan Kürt halk  gerçeği; Kuzey Kürdistan’ın Kürdistan’ın en büyük parçası olması; Kuzey’in en büyük siyasal ve örgütsel gücü olarak PKK’nin diğer parçalardaki varlığı vb. olgu ve gelişmeler dikkate alındığında, görüşmelerden iddia edildiği gibi kısa sürede sonuç almak zor olacak. Yöneticilerinin “silahlı mücadele ile sonuç alınamaz” beyanlarına rağmen mevcut bölge siyasal ikliminde PKK’nin silah bırakmasının da kolay olmayacağını düşünüyorum. Ve tekrarlıyorum: Kürt meselesi, ileri sürülen demokratikleşme çerçevesinde çözülemez, çözümlenmemelidir.

15.03.2013

canbegyekbun@hotmail.com


 

Bu habere de bakabilirsiniz.

HALKIMIZ, DOSTLARI VE YAKINLARI TAHİR ELÇİ’NİN MEZARI BAŞINDAYDI!

Halkımız, dostları, yakınları bugün Tahir Elçin’in mezarının başındaydılar. Elbet daha kalabalık olmalıydı ama onca baskıya …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir