Anasayfa / Haber Arşivi / ÖSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Fırat’ın Konferans’a sunduğu tebliğ

ÖSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Fırat’ın Konferans’a sunduğu tebliğ

Anadilin hayatın tüm alanlarında kullanımı hiçbir gücün iradesine, iznine gerek görülmeyecek hakkımız olarak kabul görmeli.

NEDEN KONFERANS VE SÜRECİN NERESİNDEYİZ?

Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın değerli delegeleri!

Türk rejiminin/hükümetinin Öcalan’la başlattığı sürecin nasıl devam ettiği sorusu kadar, devam eden sürecin nasıl evirileceği öne çıkmalı. Demokratik Kürt hareketinin kazançları nedir, ne kaybedecek? Süreci nasıl tarif etmeliyiz? Müzakere mi? Müzakere yapmanın şartları nedir, süreç müzakereye uygun koşullarda yapılıyor mu?

Her koşulda tarafımızı ikircikliğe bırakmadan “kendimizden” yana belirledik. Kendi aramızdaki sorunlara karşı, kriminal ucuzluğa kaçmadan bizim için doğru olanın, iyi olacağı pozitif belirlemesinde, sınıfa karşı sınıf perspektifi rehberimiz oldu. Kendi dışımızdaki Kürt ulusal temsiliyetlere, Kürdistan’ın olası özne aktörlerine, ulusal, sınıfsal karakterlerinin hangi sınırda başlayıp, ortak yolculuğumuzun nerede biteceği bilinciyle hareket ettik.

Barış adıyla başlayan sürece bakış açımız, olacak katkımız bu perspektiften beslenecektir.

Hatırlatmakta fayda var. 2012 Newroz’u TC devletinin/hükümetinin başı R.T.Erdoğan talimatıyla Amed’de, İstanbul’da, birçok yerelde zulüm gününe çevrildi. Aradan geçen bir yılda ne oldu da herkese nasip olmayacak bir mahşeri kalabalıkla PKK lideri Öcalan bir tür balkon konuşması yaptı? Dünün “terör başı, bebek katili”, daha bir yıl önce yapılan seçim (2011) reklamlarının ana konusu Öcalan iken, R.T.Erdoğan vaktiyle iktidarda olsaymış, anında, oracıkta idam edeceği Öcalan bildirisini değerli kılan, Newroz özel gününde okunmasını mecbur eden şartlar nelerdir?

21 Mart Newroz’unu, bu sıcak politik atmosferde 1 milyon ile 1.5 milyon dinamik kitleyi toplayacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Kürdistan taleplerini yüksek bir çıtada seslendiren, onlara sahip çıkan, talepleri hayatla buluşturan dinamik kitle hareketinin iç devinimleri doğru okunmalı.

1- TC; iç bünyesinde, egemen klik/burjuva ittifakını 12 Eylül 2010 referandumuyla yeni bir tarihsel blokla ikame etti. Bürokratik, askeri bonapartist diktatörlük, çok güçlü bir devlet teşekkülü oluşturarak diktatörlüğe yeni şekil verildi. Askeri /katı devlet vesayetine, tecrit ve teşhir olmuş kötü şöhretinden MGK formunun özünü bozmadan sürdürebilirlik kazandırıldı. Realite bu.

Global kapitalist üretim mekanizmasında ilk 16-14 büyük ekonomik güç olan TC yeni emperyal alanlar peşinde. Kürdistan’da Amed, Antep, Adıyaman, Şırnak vs. “ulusal stratejik istihdam” alanları olarak belirlenmişse, düşük yoğunluklu savaşın sürdürebilirliği miadını doldurmuş demektir.

Batı Kürdistan, Güney Kürdistan coğrafyasında fışkıran yüksek kalitede petrol rezervleri, genç, dinamik nüfuzun dolaşıma sevk edeceği enerjik atraksiyonlar, yaratacağı canlı üretim egemenlerin aklını alıyor. Fırat ile Dicle’yi besleyen onlarca tatlı su kaynakları TC’nin ağzını sulandırıyor, iştahını kabartıyor. Emperyal TC’nin G. Kürdistan’a yatırımı 20 milyar dolar civarında.

Kürdistan, potansiyel büyük Doğu ile Avrupa’nın enerji kavşağı/kaynağıdır. Fosil yakıtlar, temiz su kaynakları ile coğrafyamızın stratejik /jeo-politik artısı bir kez daha, 21. yüzyılda güncelleniyor.

2- Kuzey Afrika halk ayaklanmalarının Suriye denklemi, emperyalist-kapitalist iradeye rağmen, Rojava/Batı Kürdistan’da, özgürlükçü, kendi kaderini belirleme yolunu da açan bir ikili iktidar dinamiği yarattı. ABD, Batı Avrupa, Katar, S. Arabistan, Türkiye’nin de içinde bulunduğu sömürgeci, kirli ittifak; Suriye ayağında tökezledi. Sömürge siyasetinin batağa saplanmış olması zaten sorunken, öne çıkan Kürt dinamiğinin yapacağı ataklar yeni, denenmemiş taktikleri, yeni baştan strateji oluşturmaları dayatıyor. Maazallah! Beterin beteri kapıya dayanmışken tez elden çözüm şart oldu.

3- Birleşme potansiyeli açığa çıkan Yakın-Doğu, Kürdistan bilinci, geçmiş 100 yıllık haksızlığa galebe çalıyor. Bu tespit üzerinden Kürdistan’ın kuzeyinde sükunet, devletin olmazsa olmazları sıralamasının ilklerinde oldu.

4- 30 yılı aşkın süredir devletin zulmüyle paralel giden savaş, Kürt kitlelerinde önemli bilinç sıçramaları yarattı, ulusal bilinçte çıtayı yükseltti. Gelinen aşamada Kürdistan sorununda ya “ver kurtul” ya da “sönümleme” dayatması baş köşeye oturdu.

Bu bağlamda rejim açısında X liderin kişisel meziyetleri, birilerine atfedilen başka reklamasyonların özel bir ağırlığı yoktur. Bu Tayip olmaz, sırada bekleyen başka Tayipler mutlaka vardır. Rejim tercihini “tasfiyecilikte, sorunun sönümlenmemesinden” yana kullanmak istiyor.

Devlet aklı, 30 yılda yapamadığını yapabilme, çözebilme yetenek ve gücüne malik olmadığını bilir durumda olmasına rağmen, halen her şeyinin mavi boncuk şakırdadığının sanısı içinde.

5- Devlet, sistemin partileri, son seçimlerde Kürdistan coğrafyasıyla ilişkileri, gerekirlikleri giderek tükenmiştir. Kürdistan ülkesinde işbirlikçi, Kürt burjuva temsilini saymazsak, sadaka kültürünün revaçta olduğu Kürt illerinde bile AKP, R.T. Erdoğan lüzumlu bir malzeme olmaktan çıkmıştır. Genel seçim sonrası bölgemizde estirilen terör ve savaştan yana tavır halkımızla sömürgeci zihniyet bölünmesini derinleştirdi. Uluslararası güç dengeleri, karşıt güç savaşlarının dinamiği, içkin nedenselliklerle birbirini karşılıklı olarak tetikler. Geldiğimiz aşamada barış; rejim barışa bayıldığından dolayı değil, somut şartların bu dayatmasıdır onu mecbur kılan.

6- Burada yapacağımız belirleme, vaktiyle bir Türk yazarın “Kürtlerin hayalleri aman da uçukmuş” psikolojisi asla değildir. Ancak, somut şartların somut tahlili ve bilinci, 21. yüzyılın Kürdistan ülkesi olması için, şartların fazlasıyla olgunlaştığına işaret ediyor.

2013 Newroz’unda milyonu aşan Kürt kitlesine verilen mesaj bu mümbit iklimden kuvvet alıyor. Artılarımız tabii ki öne çıkıyor. Bizi bekleyen olası tehlike, tuzaklar, yakın tarihte uğradığımız ihanetler, gece, gündüz al-osmanın ne yapacağı belli olmaz rutin, kötü şöhreti ise her daim uyanık olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Dolayısıyla bu yol güzergahında ulusal mücadelede, sınıf mücadelesinde kartlar yeniden karılacak. Ön gününde olduğumuz süreç bu bağlamda değerli donelerle yüklüdür.

BARIŞA GİDİLDİĞİ SÖYLENEN BU YOLDA EŞİTLİK MÜMKÜN MÜ?

Kesilen Oslo görüşmeleri yerini “ÇÖZÜM SÜRECİ” adlandırmasıyla yeni bir safhaya bıraktı. Barışı nasıl getireceğimiz, ne kadar eşit olacağımız, barış/eşitlik dediğimiz merhaleyle buluşup buluşmayacağımız sorun ve sorularının karşılıklarını arıyoruz.

Türk devlet paradigmasının Osmanlı’yı saymazsak geçmiş 90-100 yılında değişen nedir, barış, eşitlik, halkların hakları konusunda verili pozitif referanslar var mıdır? Bunların garantisi nedir?

ŞEREF SÖZÜ NE İŞ YAPAR!

Dünkü tarihte “şerefli” Türk subayı sözüne aşinayız. Nasihat heyetlerinin, şerefli subay sözlerinin Koçgiri’de, Ağrı’da, Dersim’de, 90’lar dahil, mutlaka son Roboski hatırlatmasıyla, tutulan sözlerin mantalite ve pratiklerinin yaşayanı, tanığıyız.

Geçmiş tarih girdisinde güvencemiz nedir, bizi bağlayan, karşımızdaki gücü bağlayan akit nedir? Kurduğu yeni, güçlü tarihsel blokla TC’nin yöneticilerine itimat etmek mümkün mü? Şimdiki Türk başbakan; M. Kemal’den, öncekilerden neden/niçin güvenilir olsun? Devletler hukukunda, devletlerin hukuk formunda suya yazılan şunun sözü, bunun sözü değil, yazılı belgeler bağlayıcı ise yapılması gerekenler nedir?

YENİ ANAYASAMIZIN GARANTÖRLERİ…

82 Anayasası darbecilerin anayasasıydı. Darbenin 34. yılına ramak kalmışken Kürtlere bazı haklar, Türk ahalisine demokrasi getirelim isteniyor. Kişi oğlunun şeref ve/veya başka nesine, sözüne gerek kalmadan, toplumsal konsensüs denilen anayasa metinleri yazılır, taraflarca garanti belgesi hükmü kazanır.

Anayasal vatandaşlık bu sürecin ilk maddesi, tarafların iyi niyet karnesi. Barış, Eşitlik, Kürt “kardeşlerin” hak, hukuku nasıl tesis edilecek? Samimiyetin sağlamasına bu yol takibinde varacağız ya da varmayacağız.

DEVLET/AKP CEPHESİ

AKP’nin, TBMM Anayasa komisyonuna sunduğu, Anayasa taslağının; “Devletin Şekli, Temel İlkeler” başlığında: “…her türlü ayrımcılığı reddeden, kültürel zenginliliğimizin kaynağı olan etnik ve dini farklılıklarımıza saygı duyarak müşterek tarihimiz ve değerlerimiz etrafında birlikte yaşamak arzusuyla hareket eden biz Türk Milleti; bu anayasayı irademizin ifadesi olarak kabul ediyoruz.” Devletin bütünlüğü tartışılmazdır, resmi dil Türkçedir.

 AKP taslağının Egemenlik maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.” Türk anayasalarının öz amentüsünün, yani asıl istimi daima arkadan gelen pek meşhur “ama, fakat”larla varmış gibi gözüken hakların, özgürlük kırıntılarının nasıl budandığı, her durumda yaşadığımız bir olgu ise, ötesini tartışmak beyhude bir çaba değil mi? Egemenlik Tük Milletinindir, kimseyle paylaşmayacak. Yani bu AKP’den özgürlük, demokrasi çıkmaz, AKP’nin açığa çıkan niyet ve paradigmasında ulusumuza, ulus haklarımıza yansıyacak bir ilerleme gözükmüyor.

Başlangıçta tedricen kabul görmüş gibi görünen etnisite, dini farklılıklarımız “egemenlik” maddesiyle aslına zuhur ediyor. Bu tartışılmaz gerçek, Türk Millet vurgusunda dile getirilen paradigmanın, virgül kadar değişmez mutlaklığıdır.

BDP ‘NİN TAVRI:

Bu sunumda CHP ve MHP’nin yaklaşımının bir kıymet-i Harbiye’si yok. Doğal olarak bizi ilgilendiren demokrasi cephesi, Kürt öznesi/aktörü açısından BDP’nin tavrıdır. Anayasa süreci sınıf mücadelesinde tarafların içinde bulundukları durumu resmeder. BDP sınıf mücadelesi cephesinde ittifak içinde bulunduğu, sol/sosyalizm hareketlerle olsun, ulusal mücadele yol ortaklığındaki Kürt/Kürdistan parti ve platformlarında katalizör işlevi görür. BDP’nin oynadığı katalizör olma durumu müspet, menfi her hal ve ahval için geçerli olandır. Bağlayıcı olan AKP ya da diğer partilerin tavrı değil, BDP’nin meseleye koyduğu rezerv ve inisiyatiftir. Abartı olarak değerlendirilmesin, Kürdistan cephesinde BDP’nin arkaladığı kitlesel güç önemlidir, değerlidir.

BDP taslağının başlangıç cümlesi, “Biz Türkiye halkı, bütün bireylerin, halkların evrensel… Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimlikler, kültürler, diller…

Türkiye halklarının isimleri, kim oldukları bilinmiyor mu? Başlangıç maddesinde bile muğlak sunum neden.

Madde 1-(3) Devletin idari yapısı ademi merkezi sistem esasına göre düzenlenir. Devletin toprak bütünlüğüne dokunulamaz.

Madde 3-(1) devletin resmi dili, Türkçedir. Türkiye halkının kullandığı diğer ana diller bölge meclislerinin kararıyla ikinci resmi dil olarak kullanılabilir.

Ancak; BDP’nin önüne yeni sıfatını ekleyerek meclise sunduğu anayasa taslağı sorunludur. BDP’yi meclise taşıyanları, BDP’ye oy vererek mecliste irade koymuş olanları temsilden uzak olduğu gibi, verili koşullara uygun olmadığını düşünüyoruz. BDP; halklarımızın mücadele dinamiğini okuyamamıştır.

BDP’nin anayasa taslağının bütünlüğünde, mevcut Türk devlet paradigmasını aşan cümle yok. Öteden beri Avrupa müktesebatı etrafında dönmek Kürdistan’a statü getirmez. Sunulan taslağın diğer halkların -her kim, her ne iseler- ana dillerinin olması değil, olabilirliğine lütfetmenin karşılığı yoktur. Kendi ülkesi peri perişan bir siyasetin, ülkesinin kolonyalistinin toprak bütünlüğüne evet demesi bizim işimiz olmasa gerektir. Düne kadar Türk devlet ricalinin tek bayrak, tek millet retoriğine üstten itirazı olan BDP değişenin ne olduğunu açıklamalı, bizi ikna etmeli.

Umuyoruz ki “Türklerin hassasiyeti” gerekçe olmasın. Hassasiyet bekleyen ulusumuzun dili, kültürüdür. İnkar ve asimilasyon sadece dil, kültürle sınırlı olmayıp dağlarımız, ormanlarımız bombalanıyor. Ekolojimiz risk altındadır. İnsansızlaştırma stratejisi, inanç değerlerimizi saldırıya maruz bırakmıştır. Baraj, doğa dışı setlerle bölgemiz açık cezaevine dönüştürülmüştür.

Arkadaşlarımız açısından ola ki şeker, sütün içindedir! Lakin bize şeker tadı vermiyor.

Partimizin görüşleri genel başkanımız tarafından kısmen dile getirildi. Tekrardan kaçarak görüşlerimizin genel çerçevesini tamamlamaya çalışacağım.

21. yüzyıl hepimize iyi gelecek moral, ahlaki tarafı fazla olan bir yeni yüz yıl olarak başladı. Global kapitalizme yer kürede çok ciddi, köklü itirazlar devam edecek. Ulus şafağında treni kaçırmış olmanın dezavantajlarını, lehimize çevirmek pek ala mümkün.

Rejimin yeni dizayn planında oyalama, sorunu “şeyleştirme” gayretkeşliğine izin vermemeliyiz. Gelinen aşama içi boş manipülasyona hizmet edecek ve bireysel haklar üzerinde meseleyi geçiştirmek olur.

Ana, üst başlık ULUSLARIN KADERLERİNİ KENDİLERİNİN TAYİN HAKKI ön ve mutlak kabulü üzerinde

·         Kürdistan’da statü ertelenemez bir kayıt olarak anlaşılmalı.

·          Ulusal kolektif kimlik,

·          Anadilin hayatın tüm alanlarında kullanımı hiçbir gücün iradesine, iznine gerek görülmeyecek hakkımız olarak kabul görmeli.

·         Kürdistan ismiyle partilerin, sendikaların, derneklerin, dahası hayatın yeni örgütlenmesinde Kürdistan yasakçılığı daha da kabul edilemez, sürdürülemez.

Sürdürülen görüşmelere dair teknik olarak yapılması gerekenlerle, siyaseten yerine getirilmesi gerekenler ayrışmalı. Kürt/Kürdistan sorunda devletin “güvenlik” algısı kabul edilemez. Diyalogun ilk safhasında istihbarat birimi -MİT- olabilir. Ancak; haklarımızın tesisinde çözümün adresi her iki tarafın siyaset aktörleridir. Çözümün adresi, muhatabı meşru siyaset kanallarıdır.

Barış görüşmeleri bizim cephemizde, perspektifimizde Türk devletinin ekonomi girdide büyümesine, onun emperyal emellerinin önünün açılmasına, sömürgeci karakterinin yeni sahalar işgaline sarf edilemez. Türk kapitalizminin ya/ya da başka kapitalist, işbirlikçi kapitalist büyüme tasavvuru, konferansımızca tereddütsüzce reddedilmeli.

Rojava’da ikili iktidar lehimize geliştirilerek bir üst aşamaya vardırılmalı. Bu ise ÖSO vs. çetelerle aramıza set çekerek, âmâ TC’nin emellerine hizmet edecek her türden tasarruftan uzak durarak tavır almalıyız. Bizim cephemiz halkların ortaklaşmasından yana olacaktır.

TC ve hükümetinin uyguladığı taktik barış ve sorunun demokratik çözümünde samimiyetini şüpheye düşürüyor. Sözde kaç yargı paketi çıktı, hatırlayan yok. Kürtler, Kürt siyaseti, Kürt öğrencilerin esareti, tutsaklığı devam ediyor. Her yargı paketinden sonra Adalet Bakanı; bu yasadan Kürtlerin yararlanmayacağını açıklar. Bakanın yargı paketleri fetvası ile son İstanbul isyanında, halklarımızın isyanı karşısında Türk başbakanın tavrı barışa, toplumsal uzlaşıya hangi mercekte baktıklarını fazlasıyla deşifre ediyor.

Kardeş Türk emekçileri tarihin bu momentinde çok değerli bir isyan mücadelesi başlattılar. İstanbul’dan başlayan, Anadolu’ya yayılan isyan dalgası sınıf perspektifinde değerlendirmeyi hak ediyor. Taksim’de “Bu medya 30 yıldır Doğu’yu bu gözlükle bize anlattı” şiarı önemlidir. Türk, Kürt emekçilerinin, gençliğin, Alevilerin, kadınların, farklı cinsel tercihlerin zulme, zorbalığa, Türk rejimine karşı mücadelesi, Kürdistan mücadelesinde bizi daraltan değil, mücadelecimizde düşman saflarında gedik büyüten bir işlev görecektir. ”M. Kemal’in askerleriyiz” sloganlarını atanlar yüksek ve gür sesleriyle “yaşasın halkların kardeşliği” sloganında birleşiyorlarsa, bize düşen görev nettir. Hiç kimse, hiçbir kurum kişisel özgün durumunu, bir avuç ulusalcının varlığı üzerinde tarif etme hakkına sahip olmamalı. Kulağımız sokakta, halkların hakları mücadelesinin sesine ortak olmalı.

Saflar bu kez egemenlerin iradelerini kırarak, iç dinamikleri üzerinde yükselerek karılacaktır. İdeolojik Türk-İslam hezeyanlarının, İslam-Türk zehirli hegemonyanın kırılması hemen olmayacak. Mücadelenin sıcaklığı, taleplerden ortaklaşma kardeşliği çoğaltacaktır. Kitle mücadelesinin yükseltme evresine doğru şartların olumlu evirildiği bir süreçteyiz.

Yakın-doğu, Batı Kürdistan bölge egemenlerini, kolonyalist plan, programlarını yerle bir etti. Kuzey Kürdistan halkı direngen ve tecrübesiyle göz kamaştırıyor. Sömürgeci siyasetin meşruiyetinin sonlandığı/sonlanacağı bir zaman dilimindeyiz. Kürdistan politik stratejisinde sürdürebilirliğin tükenmesi barış görüşmelerini dayattı. AKP’li yeni rejimde, Türk halkı nezdinde de sürdürebilirlik tartışmaya başlanmıştır.

Gün talepleri sönümlemeye bırakmanın, halkın yakıcı ekonomik, ulusal demokratik taleplerini başkalaştırma günü değildir. Yarınlarda sorulacak hesapların olacağı mutlaka bilinmeli. Ağır bedellerle sarsılan halklarımız kimlerle, ne zaman helalleşeceğini öz iradesiyle karar altına alacaktır.

Son söz yerine; 2011 Amed’deki konferansın sonuç kararları, 2012 Mart’ta Kolektif Akıl toplantısı sonuç kararları ve dolayısıyla bu konferansımızın da kararları olmalı. Dünyada örnekleri var. İspanya Anayasa’sının 10. maddesi “ayrılıkçı, bölücü” ifadeleri, 2 maddesi “milliyetlerin kendilerini yönetme hakkını” anayasal garanti altına almıştır. İstediğimiz atla deve, dahası başkasına ait atla, deve değildir. Ulusumuzun kendi kaderini kendisinin belirleme hakkıdır. Kürdistan ülkesinde emekçilerin, işçi sınıfının, gençliğin, kadınların öz iradeleriyle öz örgütlülüklerini kurma, geliştirme, yeni ortak bir hayatla buluşma haklarıdır.

ÖZGÜRLÜK VE SOSYALİZM PARTİSİ  

Hasan Fırat

0532 2738654

firatgoksuyu@hotmail.com

 

Not: Konferansın ikinci gününde son söz hakkı tarafımca kullanıldı.

Son söz olarak konferansa BDP’ye yaptığım önermemin önemli olduğunu düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, konferansımızın kıymetli delegeleri;

Konferansımız bir bilinci, bir olguyu açığa çıkardı. Bu tartışma götürmez gerçeklik Kürdistan’a statü ama mutlaka statü. Konferansın bize verdiği görev nettir. Şimdi görev statü’yü nasıl yaratacağız, bize gereken araçlar nedir üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Konferans bileşenleri, herkesin ideolojisi kendine ama talepler etrafında siyaseten ortaklaşacağımız bir payda olduğu bilincini açığa çıkardı.

Anayasa, barış girişimi ve çalışmaları konusunda da farklı bir aşamada olduğumuz kesin. Rejim ve AKP zaten samimiyetten uzak, riyakar, güven vermeyen davranışlar sergiliyor. Taleplerimize denk düşen bir anayasa görünmüyor. AKP’nin kafasında ulusumuza temsiliyet, Türk ve Kürt halkına özgürlük, demokrasi, onurlu bir yaşam seçeneği ortada gözükmüyor.

Öyle ise BDP’nin TBMM Anayasa Komisyonuna sunduğu Anayasa taslağı konferansımızın açığa çıkardığı ortak paydadan uzak. Yani statü talebini karşılamıyor. BDP kendi taslağını geri çeksin diyoruz.

Kürdistan’da rejimin sürdürülebilirliği tıkanınca, AKP devreye barış girişimini öne sürdü. Anayasa süreci de böyle oldu.

Ve şimdi 31 Mayıs’tan başlayan Taksim direnişi, rejimi Türk kentlerinde sürdürebilir tartışmasıyla baş başa bıraktı. Türk coğrafyasında isyan devam ediyor, yeni ve devrimci bir iklimle tanıştık. Tayibin karizması çizilmiştir, rejim de şimdilik şiddeti net değilse de darbe almıştır. 12 Eylül 2010 referandumunda kaleleri bir kez daha muhkemleştiren Türk rejimi hepi topu 2.5 sene içinde dökülmeye başlamıştır. Yani anayasa, barış konusunda “cek, cak” teminatı durumundaki AKP ve R.T.Erdoğan’ın geleceği sisle kaplanmış durumda. Belirsizlik riyakarlıkla birleşince biz ne yapacağız?

BDP, PKK, DTP, “..biz devlete değil, kendi mücadelemize güveniyoruz.” demediler mi? Bu söylemi biz de hep çok sevdik. Öyle ise gün kendi mücadele araçlarımızı hep birlikte yaratma günüdür.

Mücadele aracının ne olduğu bellidir. Avrupa’da ya da bilmem nerede sürgünde değil, öz yurdumuzda, kendi topraklarımızda özgür, demokratik ortam yaratarak Kürdistan Parlamentosu oluşturalım. Demokratik siyaset, meşruiyet bilinci, müspet savunma perspektifiyle 2914 yerel seçimlerini Kürdistan’ın statü ve kendi parlamentosu platformuna çevirmeliyiz, bu da ikinci önerimiz.

Değerli arkadaşlarım, konferansımıza, hepimize kolay gelsin.

 

Bu habere de bakabilirsiniz.

KÜRDİSTAN DEVRİMCİ SOSYALİST KAMUOYUNA!

Tevgere Vejîn Kurdîstanê adı altıda bir süreden beri çalışmalarını sürdüren genç komünist yoldaşlarla bir yıla …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir