Anasayfa / Haber Arşivi / ÖSP Genel Başkan Yardımcısı Aziz Mahmut Ak’ın Konferans’a sunduğu tebliğ

ÖSP Genel Başkan Yardımcısı Aziz Mahmut Ak’ın Konferans’a sunduğu tebliğ

Konferans, bir ulusal kongre veya benzeri farklı bir ulusal/ülkesel çatı örgütünü yaratmanın başlangıç adımı olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda derhal bir ulusal temsil heyeti veya komisyonu oluşturulmalıdır.

ULUSAL BİRLİK, ÖZGÜRLEŞME YOLUNDA BİR İHTİYAÇTIR

Değerli katılımcılar!
Halkların yaygın uluslaşma hareketlerinin feodal imparatorlukları parçalamaya başladığı 19. yy’ın son dönemlerinden günümüze değin Kürtlerin ulusal birlik özlemleri süregelmiştir. Bu özlem, salt dönemsel ulusçu duygusallıklardan değil, farklı sosyal sınıf, katman ve siyasal eğilim çeşitliliğini bünyesinde bir arada tutma özelliğine sahip bir tarihsel-toplumsal kategori olan “ulus”un doğasından kaynaklanmaktadır. Yani ulusal birlik özlemi, gerek ulusal kurtuluş mücadeleleri sürecinde, gerekse iktidarlaşma/devletleşme yıllarında, “olsa daha iyi olurdu” gibi bir moral yaklaşımdan öteye, kaçınılmaz, realist bir beklentiyi ifade etmektedir.

Ulusal birlik çabalarının bugünlere sarkmasında, kapsamlı kalıcı bir birliğin bugün bile halen sağlanamamış olmasında nesnel nedenlerin yanı sıra öznel nedenlerin de rolü büyüktür. İrademiz dışında oluşmuş nesnel durumun kaynaklık ettiği ayrılıkların tarihsel izahları mümkündür; fakat elden geldiği halde, şaşırtan düzeyde yapay sebeplerle bugüne değin süren abartılı politik ayrılıkların, dahası düşmanlıkların ikna edici izahatı pek mümkün görünmemektedir.

Kürt halkının ve siyasal temsilcilerinin iradeleri dışında, ilkin 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Osmanlı ile İran arasında, ardından I. Paylaşım Savaşı’nın ardından Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılıp parçalanmış ülke gerçeğimiz, Kürt ulusal birliğini engelleyici bir nesnel duruma kapıyı aralamıştır. Araya egemen devletlerin resmi sınırlarının girmesine yol açan bu durum, ulusun tamamını kapsamayı hedefleyen birlik çabalarının umut düzeyinden öteye gidememesine neden olmuştur.

Parçalar arası birlik beklentisinde durum buyken, bir de her parçanın kendi içindeki lehçe, mezhep ve yöresel yaşam kültürü farklılıkları, egemen devletler tarafından uzunca süre teşvik edilen feodal değer yargıları, ağalık kurumu, demografik yapıyı bozmaya yönelik karşılıklı toplu etnik kaydırmalar, siyasal hareketlerin bu konudaki çaba eksikliği vb. nedenler de kalıcı birliğin tek parçada bile gerçekleşememesini beraberinde getirmiştir. Bu yüzden, 20.yy’ın hemen öncesinden başlayıp neredeyse bir yüzyıla aralıklarla yayılan ayaklanmalar bölgesel düzeyleri aşamamış, sonuca ulaşma şansı yakalayamamıştır.

I. Paylaşım Savaşı sonrasında emperyalist devletlerin masa başında çizdiği haritaların Kürtler üzerinde birer sömürgeci güç haline getirdiği Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinden kaynaklı asırlık nesnel durumun birliği engelleyici fonksiyonu bu denli açıkken, Kürt siyasal güçlerinin birlik için en uygun koşulların oluştuğu tarihsel fırsatlarda bile birliği yakalayamamasının başlıca öznel nedenini ise ulusal bilinç, perspektif ve irade eksikliğinde aramak gerekir.

Öyle ki; egemenler tarafından sürekli manipüle edilip birliğin önünde bir engel haline getirilen eski sosyal farklılıkların yerini 1970’li yıllardan itibaren siyasal örgüt farklılıkları almış, aslında normal olan düşünce ve yaklaşım farklılıklarının abartılması birlik çabalarını sürekli baltalayıcı bir kavrayışa yol açmıştır. Siyasal örgütler arasındaki birkaç tespit farkı dahi gereksiz gerginliklere sebep olmuş, özellikle de soğuk savaş döneminin ardından düşünce-görüş farklılıklarında başlayan erime bile tam bir yakınlaşmaya yetmemiştir. Bugün ayrı duran, eski ideolojik kimliklerinden eser kalmamış birçok siyasal örgütün ayrı varlık gerekçelerini siyaset biliminin kriterleriyle izah edebilmek çok zor olsa gerek.

Bir ölçüye kadar normal görülmesi gereken siyasal örgütler arası rekabet ve kıskançlıkların zaman zaman gerilim ve çatışmalara varmasında esas olarak üç neden etkilidir:

1- Ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinde nihayetinde birer araç olarak pozisyon alması gereken siyasal örgütlere atfedilen ufuk gölgeleyici rol ve bu yaklaşımın çoğu zaman aracı amacın önüne geçirmesi.

2- Parçalı ulusal yapıdan kaynaklı olarak, bir parçada sürdürülen kurtuluş mücadelesinde diğer bir parça üzerinde egemenlik kurmuş devletten dolaylı da olsa destek alma eğilimleri. Tarih, defalarca bu türden eğilim ve arayışların sonuçsuzluğuna, bir parçada ulusal sorunun çözümünde ciddi bir aşamaya gelindiğinde egemen devletlerin Kürtler karşısında birlikte saldırısına tanıklık ettiği halde, Kürt siyasal hareketlerinin gittikçe azalarak da olsa bu türden manipülasyonlara düşmesi bir başka zaaf olarak ortada durmaktadır.

3- Yine parçalı yapının kaynaklık ettiği ve özellikle Türkiye ile Suriye’deki Kürdistan parçalarında yaşanan bir acı gerçeği işaret etmek gerekir. Bu acı gerçek Suriye Kürdistan’ında nüfus ve siyasal güç azlığına kısmen dayandırılabilse de, Türk Devleti’nin denetimi altındaki kuzey parçamızda bu gerçeğin daha korkunç bir nedeni var: Çeşitli ideolojik mekanizmalarla Kürt nüfus üzerinde sürdürülen yoğun dil-kültür asimilasyonunun yanı sıra, muhalif Kürt örgütlerini manipüle etmeye yönelik siyasal asimilasyon!.. Egemen devletler bu alanda kullanılan araçlarda hiçbir sınır tanımamakta; hiçbir insani, fikri, dini, siyasi etiği dikkate almamaktadırlar. Bir asırdır bu asimilasyonda kullanılan zor yöntemleri, Kemalizm, din, kapitalizmin cazibeli ekonomik araçları derken, tüm dünya insanlığı için bir kurtuluş belgisi olan sosyalizm ideolojisinin bile bugün egemenler tarafından Kürtleri siyaseten manipüle etmenin bir aracı haline dönüştürülebildiğine tanık olmaktayız. Kürt devrimcilerinin Türkiye solu ile süren sevdası, Türkiye solunun ise Kürdistan sorununda terk etmediği ve Kürt halkının devletleşmesini hep pass geçen yaklaşımı dolaylı olarak bu siyasal manipülasyonu derinleştirici bir rol oynamaktadır.

Birlik deneyimlerinin ortaya çıkardıkları

Geçtiğimiz yüzyılın iki büyük savaşı, emperyalist devletlerin enerji, hammadde kaynakları ve yeni pazarlar elde etme yarışının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Savaşlar yerküre üzerinde yeni haritaların çizimini beraberinde getirdi; çok sayıda zayıf ezilen ulus, bu tarihsel fırsatları siyaseten değerlendirerek devletleşmeyi başardı. Bazıları bizim siyasal basiretsizliğimizden, bazıları da dünya ve Ortadoğu düzeninin yarattığı kıskaçtan kaynaklı çok sayıda nedenle Kürtler iki savaşın da sadece mağduru oldu. Ne savaşların ardından kurulan pazarlık masalarında görünebildi, ne de sosyalist sistem ile kapitalist sistemin 70 yılı bulan mesafeli kapışmasından istifade edebildi.

Kapitalist sistemin yeniden hakimiyetini ilan ettiği son 30 yılın ardından bugün, 20.yy’ın paylaşım devrelerini andıran yeni bir süreçle yüz yüzeyiz. Geçen yüzyılın iki savaşından farklı olarak, bu kez daha uzun zamana yaydırılmış, deyim uygunsa hedef ülkeleri sırayla tek tek elden geçirme operasyonlarıyla yeniden dizayn etme girişimlerine tanık olmaktayız. Kuzey Afrika, Ortadoğu ve yine Asya’nın bir bölümünde Batılı büyük güçler tarafından desteklenen iktidar değişiklikleri statükocu güçleri geriletmekte, yeni iktidarlara ve yeni ulusal statülere kapıyı aralamaktadır.Bu yeni süreç kendi içinde barındırdığı tüm sahtekarlık ve çirkinliklere rağmen, baskı altındaki ulus ve ulusal azınlıklara -değerlendirebilirlerse- yeni fırsatlar da sunmaktadır. Ve bu yeni kapışma ortamı, Kürt siyasal güçlerinin önüne de değerlendirilmeye değer fırsatlar koymuş bulunmaktadır. Kürtlerin bu tarihsel fırsatı da kaçırmayıp değerlendirebilmesi önemli oranda kendi politik kabiliyetlerine bağlı olacaktır. Yani bu fırsat da kaçarsa, tarih bunu tamamen Kürt siyasetinin yetersizliğine bağlayacaktır. Dolayısıyla, Kürt siyasal öncülerinin bu tarihsel fırsatı kendi dar örgüt/parti hevesleri veya kariyer hesapları uğruna heba edip kaçırma lüksleri yoktur, olmamalıdır. Bu nedenle Kürdistan’da cephesel birlik ve ancak bu birliğin doğurabileceği ortak akıl, şimdi her zamankinden daha acil bir ihtiyaç olarak belirmektedir.

Ulusal birlik ve ortak aklı yakalama arayışı yıllardır var. Özellikle 1970’li yılların sonlarından beri de yoğunlaşmış olarak var. Ulusal Demokratik Güç Birliği (UDG), Demokrasi Partisi (DEP), 1991 ateşkesiyle birlikte üzerinde uzlaşılan protokol, Sürgünde Kürdistan Parlamentosu, Kürdistan Ulusal Meclisi (KUM), KNK, TEVKURD, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) vb. girişim ve oluşumların tümü bizlere ulusal birlik için ciddi dersler ve bir hazine bırakmıştır. Bu hazineden yararlanabilirsek, daha kalıcı bir birliğe ulaşmanın yolunu kısaltmış oluruz.

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesiyle alınan yenilginin ardından 1984’te başlatılan gerilla hareketinin örgütler arası güçler dengesini PKK lehine bozması, uzun yıllar süren bu durumun diğer siyasal partileri/örgütleri alabildiğine küçültmesi, birlik konusundaki düşünce ve eğilimleri de etkisi altına almış; “parti-cephe” ya da diğer adıyla “partinin cephesi” fikriyatının yaygınlaşmasını beraberinde getirmiştir. KUM, DTK bu fikriyatın icra edilmesinin birer ürünüdür. Daha dikkat çekici olanı da, son yıllarda ‘ideolojisiz ulusal örgütlenme’ adına Kürt siyasal partilerinin de cephe ya da koalisyon tarzı örgütlenmeyi öne çıkarmalarıdır. BDP mevcut yığınsallığıyla gerçekten farklı kesimleri içerirken, taklit eden diğer partiler birer “kadrolar koalisyonu”na dönüşmüşlerdir. Geçmişte “koalisyon partileri” denilince akla partilerin kendi aralarında oluşturdukları birlik gelirdi; şimdi her parti bir koalisyona dönüştüğü için, bu kavramla çok sayıda koalisyondan söz etmiş oluyoruz. Ve bu tarz her örgütlenme, “zaten cephe biziz” hesabıyla hem ulusal cephe zaruretini sürekli erteletmekte, hem de aslında ulusun barındırdığı farklı sosyal sınıf, katman ve kültürlerin bileşimi olması gereken ulusal cepheyi de kitlelerin gözünde anlaşılmaz hale getirmektedir. Bir düşünelim; bugün sadece güçleri farklı olan cephe tarzı partilerin ittifak etmeleriyle gerçek bir ulusal cepheye ne kadar yakınlaşmış olacağız? Böyle bir adımla gerçekten tüm sosyal sınıf, katman, kültür ve siyasal eğilimleri birleştirmiş olacak mıyız?

Gözle görülür çoğunluğa ulaşmış olmanın politize olmuş farklı sınıf ve kesimler üzerinde yarattığı ikna edici etki, dahası böylesi bir yürüyüşün sürdürülebiliyor oluşu tek başına “parti-cephe” tarzının doğruluğunu teyit etmeye yetmez. Üç nedenle:

I- Tarih göstermiştir ki, bir siyasal parti ne denli bir çoğunluğa ulaşmış olursa olsun, bu durum onun nihayetinde bir parti olduğu ve bir kesimselliği ifade ettiği gerçeğini değiştirmeye yetmediği gibi, ulusun tümü gibi davranmasına ve ulusun tümünü temsil kabiliyeti kazanmasına yetmez. Çünkü ulusal bakış ile parti bakışı arasında her zaman ciddi bir açı farkı vardır. Örnek: El-Fetih gibi büyük bir örgütün varlığının Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) adlı çatı örgütlenmenin kuruluş ihtiyacını ortadan kaldıramaması bu nedenledir.

II- İnsanlığın mücadele kültürü alanında geldiği seviye, çoğunluğu yakalamış da olsa bir siyasal eğilimin tek başına sürükleyici olmasını onaylamamakta, bunun dönemsel olduğunu ve gerçek siyasal mevcudiyetin sadece bir yüzünü yansıttığını bilmekte, rüşeym halindeki bir oluşumun bile büyüme potansiyellerinin her zaman var olduğunu ve yaşatılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Dahası; birlik adına kalabalıklaşmış tekçiliği esas alan siyasetin, ulusal inşa süreçlerinde Baas tarzı bir iktidarlaşmaya yol açması ihtimalini ve bunun uzun vadede kaybettiriciliğini göz önünde bulundurmayı salık vermektedir. “Ulusal kurtuluş savaşı ve savaş koşullarının gerektirdiği disiplin” gerekçesi bile bu seviyeyi tutturmamak için yeterli bir gerekçe olarak kabul görmemektedir artık. Çünkü her örgütlenme tarzı, adına hareket edilen toplumun kurulacak yarınlarının birer mayası, prototipi olarak algılanmaktadır. Söz konusu süreçlerde rol oynayacak olan aynı örgüt ise eğer, “kurtuluşa kadar yok iç demokrasi, kurtuluştan hemen sonra bol keseden çok iç demokrasi!” formülasyonu ikna edici olmaktan uzaktır.Çünkü iç demokrasi hem muhalefet hem de iktidarlaşma sürecini kapsayan uzun süreli bir kültürdür ve ani geçişlere çok müsait değildir.

III- Ulusal siyasetin her evresi bir ortak akıl oluşturmayı gerektirmektedir ki, kurtuluş mücadelelerinde konjonktür faktörünün etkisinin bu denli arttığı bugünkü koşullarda bu daha da acil hale gelmiştir. Parti-cephe örgütlenme tarzı farklı sosyal kesim ve eğilimleri peşinden yürütme gücüne sahip olsa bile, düşünsel çoğulculuğu ve dolayısıyla ulusal ortak aklı yaratmaya pek yatkın bir tarz değildir. Nitekim, yılların emek ve bedel yoğunluklu mücadelesinin bir getirisi olarak PKK bugün ortak Kürt enerjisinin biriktiği bir örgütlenmedir, fakat halen Kürt ortak aklının buluştuğu odak olmaktan uzaktır.

Nasıl bir birlik istiyoruz?

* Her şeyden önce, gerçekleştirdiğimiz Kuzey Kürdistan Konferansı’nın bir ortak bildiriyle ve/veya bir ortak tavrı kamuoyuna deklare etmekle yetinmemesi, mevcut güçlü birlik eğilimini birlik mekanizmalarına dönüştürme çabası içinde olması gerekir. Konferans, bir ulusal kongre veya benzeri farklı bir ulusal/ülkesel çatı örgütünü yaratmanın başlangıç adımı olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda derhal bir ulusal temsil heyeti veya komisyonu oluşturulmalıdır. Bu heyet, hem Türk Devleti’yle müzakere sürecinin hem uluslararası diplomasinin hem de kalıcı birlik meclisini oluşturmanın sorumluluğunu üstlenmelidir.

* Çatı örgütün Kuzey Kürdistan’da gerçek bir birlik odağına dönüşebilmesi için, Kürdistani bir duruşu, amacı ve programı olan bütün siyasal parti ve örgütleri kapsamasına özen gösterilmesi gerekir. Siyasal yapılar açısından gösterilecek bu özen, sosyal yapının genelini kucaklayabilmenin bir gereği olarak Kürdistan’da yaşayan bütün halklar için de gösterilmelidir. Hem siyasal temsil kabiliyetine sahip her örgüt, hem de Kürdistan coğrafyasında yaşayan her halk ve inanç grubu kendi hukukunu bu birlikte görebilmelidir. Bu hukuk, her siyasal ve sosyal kesimi, yaratılacak birlik odağının hem sürükleyeni hem de sürükleneni olarak kabul etmeli; bu nedenle karar mekanizmaları her kesimi içinde barındırmalıdır.

* Stratejik hedef olarak Kürt ulusunun statüsüzlüğüne son vermeyi ve Türkiye’de Kürdistan Federasyonu’na ulaşmayı ortak amaç haline getirmesi gereken çatı örgüt, Kürdistan’ın geleceğine ilişkin demokratik yaşam tasarımımızın bugünden görünen halini yansıtmalı, bu anlamda kurucu bir rol üstlenmelidir. Yarınki demokratik yaşamımızın bugünden örülmeye başlanmış hali, zorunlu olarak çatı örgütünü iç işleyişte demokratik bir işleyiş ve mekanizmalara kavuşturacaktır. Çatı örgütün merkezi, meclisi ve alt komisyonları bu demokratik işleyişle seçilmelidir. Oluşturulacak mecliste, sayısında abartıya kaçmadan makul oranda kanaat önderi ve aydın da yerini alabilmelidir.

* Çatı örgüt, siyasal, etnik ve inançsal kimlikleri eritme politikasıyla değil, her birinin halklarımızın yarınlarına yapacağı katkılarının olduğu bilinciyle davranmalıdır. Farklılıkların zenginliğimiz olduğunu bütün karar ve işleyişiyle ortaya koymalıdır. Demokrasi kültüründe Ortadoğu halklarına daha şimdiden örnek olmayı başarabilmelidir. Güney Kürdistan’da ulaşılan federasyonun bu alandaki kazanımları bizler için yol gösterici ve ikna edici olabilir, ancak demokratik işleyişin daha iyisini yaratma şansımızın var olduğunu bilmeli, bu alanda daha iyisini yaratmanın peşinde olmalıyız.

* Esas olarak sivil siyaset alanını güçlendirmeyi öne alacak olan çatı örgüt, Kürdistan halkları ve siyasal örgütleri adına uluslar arası ilişkileri sürdüren asıl kurum olmalıdır. Siyasal partilerin ve halkların kendi başlarına sürdürecekleri uluslar arası bağlantıları ve diplomasiyi de dışlamayan çatı, ilkesel olarak bu ilişkilerin yararlılığını esas almalı, halklarımızın kurtuluşuna katkı sağlayan bütün bu ilişkilerden istifade edebilmenin yöntem ve mekanizmalarına kavuşturulmalıdır. Özgürlük mücadelemizi manipüle etmeye açık ilişkileri eleştirme ve gerektiğinde önleme hakkına sahip olabilmeli, bu alanda son denetim bu üst örgütlenmede olmalıdır.

* Kuzey’de oluşturulacak çatı örgütün Kürdistan’ın diğer parçalarında da oluşumu teşvik edilmeli; diğer parçaların da bu ulusal temsil örgütüne kavuşmasıyla, dört parçanın delegasyonlarının toplamından tüm Kürdistan’a hitap edebilen en üst temsil kurumu oluşturulmalıdır. Her parçanın kendi çatı örgütü o parça için asıl belirleyici ve icracı mekanizma iken, tüm parçaları kapsayan en üst organ daha esnek bir yapıda olmalıdır. En üst organın asıl işlevi, mücadele sürecinde parçalar arası eşgüdümü sağlamak, bir parçada sürdürülen mücadelenin diğer parçalara zarar vermemesini ve destek olmasını sağlamak olarak tasarlanmalıdır.

* Bu “topyekûn muhalefet” olarak adlandırılabilecek tasarıma genellikle örgütler arası güç dengeleri üzerinden yaklaşılmaktadır. Özellikle de Kuzey’de PKK ile diğer örgütlerimiz arasında oluşan güçler dengesizliğinin böyle bir oluşum için müsait bir zemin sunmadığı kanaati yaygındır. Pek de yadırganacak bir kanaat olmamakla birlikte, dezavantaj gibi görünen mevcut güçler dengesizliği pekala bir avantaja da dönüştürülebilir. PKK’nin örgüt ufkundan ulus ufkuna uzanıp böylesi bir oluşum için tereddütsüz davranması, işin önemli kısmının peşinen halledilmiş olması anlamına gelecektir ki, kendi gücüne zaten güven duyan bir örgütün böyle davranmaması için çok fazla sebep de yoktur. Ayrıca, her Kürdistani örgüt gibi PKK de bambaşka bir varlık değil ki; bugün yüklendiği enerjide, dolaylı olarak tüm Kürdistani siyasal örgütlerin ve sosyal kesimlerin ortaklaşmış emeği mevcuttur. Hem bu gerçeklik, hem de örgütlerin güç kazanması ya da güç kaybetmesinin önemli oranda konjonktürel/dönemsel olduğu gerçeği, Kürdistan’da artık olgunlaşma evresini yaşayan siyaset kadrolarının -engel sayılacaksa eğer- bu engeli aşabilme iradesini ortaya koyabileceğinin kolaylaştırıcı bir göstergesi sayılmalıdır.

Aziz Mahmut Ak
ÖSP Genel Başkan Yardımcısı

Bu habere de bakabilirsiniz.

KÜRDİSTAN DEVRİMCİ SOSYALİST KAMUOYUNA!

Tevgere Vejîn Kurdîstanê adı altıda bir süreden beri çalışmalarını sürdüren genç komünist yoldaşlarla bir yıla …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir